Bursa Gezisi
Bölüm 1:
23 Nisan cuma sabahı ,özellikle de Bakırköy taifesi için, hani derler ya ' kargalar bile kahvaltı yapmadan' , biz ayakizleri uyandık ve emektar - artık o da bir ayakizi sayılır- Osman kaptanın prensesine doluştuk,tam 40 ayakizi + Ozan Ali + Tenda, cem'an 44 kişi,2 ayakizi de Bursa'da katıldı,yekün oldu 46.Sini'nin su börekleri aç midelerimize ilaç gibi geldi.11 sularında Bursa'ya vardık, otele yerleştik ve de hemen şehir turuna başladık.Haritamı açtım,elimde harita boynumda fotoğraf makinesi biraz da kızılım ya Hans amca gelmiş Bursa'ya.Ulu Camii'ye girdik,Cuma namazına daha çok var ama camide hatırı sayılır bir kalabalık var.Yahu 1975'de buraya geldiğimde in cin top oynuyordu, anlaşılan iyice yeşerdik.Yerliler ibadette iken biz de bir köşeye çekildik ve kısık bir sesle arkadaşlara Ulu Camii tarihi ve anekdotlarını anlattım.Bundan böyle camii gezerken yanımızda poşet bulundurmak farz oldu,ayakkabılar için.Camii'den çıktık ,hemen karşıma şahane bir yapı çıktı ,baktım aaa Koza Han.Amanın dedim kendi kendime, ne güzel , hemen daldık kapıdan içeri , nefis bir han. İpek Yolu'nun ilk durağı , görkeminden birşey kaybetmemiş : Sıra sıra ipekçi dükkanları, alt avluda şadırvan,mescit,çay bahçeleri ,ulu derin gölgeli yemyeşil çınarlar.Eyvah !! dedim işte burada dağılırız.Netekim dağıldık da , hanı terkedip sokağa çıktığımızda grubun yarısı yok olmuştu.Allahtan cep telefonu var da.Biz İstanbullular trafiği alt üst ederek tura devam ettik, beyhude yere yaya geçidi arıyorum , meğerse her köşede alt geçit var.Ne bilem , benim bildiğim tek alt geçit nuhnebiden kalma rahmetli bel. başk. Haşim İşcan'ın yaptırdığı efsanevi Eminönü alt geçidi.
Bir köprüye geldik.Irgandı Köprüsü.Aşağıda şırıl şırıl bir dere,yanda kafetaryalar. Bir zamanlar(1950'lere dek) , bu köprünün üzerinde sıra sıra ahşap dükkanlar varmış (meşhur Irgandı Çarşısı). Az gittik , uz gittik derken Yeşil'e geldik ,hani şu, Bursa 'nın simgesi olan Yeşil Türbe'ye.Çelebi Mehmet'in türbesi.Dışının acil bakıma gereksinimi var. İçi ise olğanüstü. Acaip abartılı ama muhteşem bir çini sanduka ( İznik çinileri). Türbeden çıkıp hemen altındaki Yeşil Camii'ye geldiğimizde Cuma namazı başlamıştı.Zaten Yeşil Camii de Bursa'ya hiç yakışmayan bir şekilde,barok üslupta inşa edilmişti.Herhalde orjinali böyle değildi.Buralara kadar gelmişken Emir Sultan'ı da görelim dedik.Emir Sultan'a vardık ama cuma tüm görkemi ile devam etmekte , biz de camii önündeki yeşil çimenlere yayıldık ( zati bayılırız ya , çimen görmiyelim alimallah!!).Çaktırmadan dinleniyoruz ama 3-5 tane topçu veletten bize rahat yok.Bir ara toplarına bi planjon tutuverdim.Patlatıyım dedim ama cuma hutbesi hatırına affettim.Cuma yer yer dağılırken bi hamle yapıp camii ve türbeye girelim dedik, yerli halktan -çok affedersiniz- bi vatandaş demezmi ki - Namazda bile rahat yok.Halbuki namaz biteli yıl olmuş.Tepem attı. -Ne yani dedim, arkadaşım bizim burayı ziyaretimiz de bir ibadettir , belki de senin namazından bile değerlidir.Arkasına bakmadan tırıs tırıs gitti lavuk!!
Artık saat 2 olmuştu.Midelerimiz de zil çalıyordu.Hemen çil yavrusu gibi şehre dağıldık , iskender kebap aramaya.Saat 3'te Muradiye'de buluşalım dedim , demez olaydım. Amanın Muradiye de ne kadar uzakmış.Kimi zavallı ayakizleri de benim karga misali önerilerime aldanıp ne yol teptiler Muradiye'ye.Emmevelakin benim de günahım yok . elimdeki krokinin kurbanı oldum.Allahtan ben uyanıklık yapıp taksiyle gittim.Ama geldiğimize değdi.İşte gerçek Bursa'yı burada gördük.O ne dinginlik,ne huzur,ne asalet,ne vakur ağaçlar, çimenler, sular,sıra sıra türbeler...Ölüm ülkesi ancak bu kadar güzel anlatılabilir.Herhalde 2.Murat (yani Fatih'in babası) , işlenmiş ve işlenecek olan kardeş katli vak'alarının hicabından dolayı, türbesinin üstünü delik , sandukasını da açık yaptırmış , göksel rahmet ve nur içeri girsin, ruhu ve de bedeni bir nebze de olsa rahatlasın diye!! Bu türbenin bir eşi daha yok.Diğer türbelerde de sıra sıra katledilen şehzadeler yatıyor.Tüm ayakizleri zar zor da olsa buraya vardı ve hepsinin yüzünde, bu ortamın huzurunun yayılır gibi olduğunu gördüm. Şimdi sıra Tophane'ye gidip çay içmede.Ama burası merkeze epey uzak ve de yoldan geçen ne taksi var ne de dolmuş.Bir belediye otobüsüne doluştuk, biletimiz yok 35 kişiyiz, şoförle pazarlık yaptım 15 milyona el sıkıştık.Tophane'ye geldik.Osmanlı İmp. nun kurucusu Osman Gazi'nin sedef kskmalı sandukasına hayran kaldık.Çayımızı yudumlayıp altımızda uzanan Bursa'yı seyre daldık.Tekrar otobüse doluştuk ver elini Teleferiğ'e. Yahu bu Bursa ne kadar da yeşil bir kent: her taraf ulu çınarlar, erguvanlar,at kestaneleri , sular şırıl şırıl.Bayıldık valla Bursa 'ya.Gerçekten de Evliya'nın dediği gibi nefis bir kent Bursa.Trafiğini hariç tutarsak, burada bir ömür geçirilir yani , gani gani !!!
Kimi tereddütler yaşansa da firesiz teleferik'e bindik.28 yıl önce o zamanki kankam - kulakları çınlasın- Necdet'le ilk kez bindiğimizde epey şaşırmış ve de ürkmüştük. (Delikanlılığa halel gelmesin diye korkmuştuk diyemiyorum annıyacanız).Altımızda kayın ormanı , yükseliyoruz.Yüzlere bakıyorum: Heyecan,merak,korku karışımı tatlı bir tebessüm mimiklerde asılı kalmış!! Direklerden geçerken kısa bir salınım oluyor, yüreğimiz ağzımıza geliyor derken , aktarma istasyonu Kadıyayla can simidi gibi yetişiyor, imdade !! Burada biraz soluklanıyor, nefes alıyoruz.Bundan sonraki etap , Sarıalan çıkışı bize çocuk oyuncağı gibi geliyor.Artık kardeşim taaa arşıalaya kadar teleferik hatta telesiyejle bile çıkarız, dadını aldık ya bi kerre.Sarıalan'a çıktık , ohh ne güzel hava , 1600 m.deyiz.Kendimi bir an bizim parkurların birinde sandım , zaten bi grup ayakizi ile hemen ormana daldık kısa bir yürüyüş sonrası bölük pörçük dönüşe geçtik, inişte taa Amerikalardan Ohaio eyaletinden bir hatun Caroline teyze bizim gruba katılmaz mı.Kadıncağız herkesle bi muhabbet bi muhabbet ben hariç tabii ki (ne olmaz ne olmaz yerin kulağı var).Annıyacağın kapanın elinde kaldı kadıncağız , ama sonunda Asuman hocam Caroline'yi kapattı.Yapacak bir işimiz daha kalmıştı, bir otobüs dolusu Kervansaray termale keşfe gittik. Öncü akıncı grup otele daldık lakin avlular,eyvanlar ve koridorlarda kaybolmak üzereyken son bir hamle ile termal havuzları bulduk.Amanın o da ne , bu devasa külliyeye bu kadarcık küvet gibi havuz , üstelik de 9.30'da kapanıyor.Yok dedik kalsın sizin olsun, ve terkettik diyarı. Akşam yemeği için meşhur Arap Şükrü Sokağına daldık ( aynı bizim Balık Pazarı) , en sondaki boş meyhaneyi gözümüze kestirdik, çünkü bizi ancak alır, pazarlığımızı yapıp postu serdik ve de demlendik.Köroğlu ve ben bir akraba ziyareti için erken ayrıldık ama duydum ki bazı ayakizleri bi barda fena dağıtmış, canları sağolsun.
Bölüm 2:
Cumartesi sabahı kahvaltımızı alıp, Mudanya'ya doğru yollandık. (Nerdee Edirne kahvaltısı hele hele peynirleri).Bursa Mudanya arası minik ormanlık bir tepeyi saymazsak sanki kesintisiz yerleşim var.Bursa'nın eski limanı olmuş Bursa 'nın varoşu !! Göz açıp kapayıncaya kadar Mudanya'ya geldik.Mütareke'nin imzalandığı köşkü(zengin bir Rus tüccara aitmiş) gezip, İnönü'nün kırdığı ayaklı mermer masayı gördük. Efendim,vak'ıa şöyle gelişmiş: Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanılmış,yurt düşman işgalinden kurtulmak üzere.Garibim bilcümle düşman ve de yedi düvel-I muazzama,yani gardaşım annıyacanız neredeyse eskimolar hariç tüm dünya,- Amanın ,Türkler ve de Mustafa Kemal biz ettik ,siz etmeyin ,gelin silahları bırakalım derler.Eeee yani biz de hayır diyecek değiliz.Bizde düşene vurulmaz.(Aaah eski zamanlar aahh).Mudanya'da oturduk masaya,bizim görüşmecibaşımız İsmet Paşa.Emmevelakin o herşeyin sorumlusu,garibim Yunanlılar'ın başını yakan İngiliz delegasyonu, öyle şart-şurtlar öne surer ki, nur içinde yatsın, rahmetli Paşa da sağır kulağı ile öyle net duyar ki, yaradana sığınıp, o cüssesinden beklenilmeyecek bir kuvvet ve şiddette yumruğunu masaya şırrraak diye vurur ve de canım 20cm.lik afyon mermeri kırılır.Ve de der ki İnönü:- Ben savaş alanında kazandığımı masada vermem.Zavallı ecnebi delegasyonun ödü patlar.Hani desek ki:- Lordum,biz Nottigham'ı da istiyrik,vereceler gari.Ama kalender milletiz,fazlada gözümüz yok. Neyse lafı çok uzattık,sadede gelelim,yola devamla 2. durağımız Siği (Kumyaka)'ye vardık.Geçen yıl buraya uğrayamamıştım,içimde uhde kalmıştı.Girit göçmeni bu şirin köyde, 8.y.y.'dan kalma,telaffuzu zor bir kiliseyi ve köy sokaklarını gezip bu arada bir erik ağacını da ziyaret edip yola koyulduk.Lakin bahar patlamış,yolun sağı solu badem ağaçları.Eski tarzan günlerimi aratmazcasına,hemen,gözüme kestirdiğim bi badem ağacına zıpladım, millet de katıldı,başladık talana.Eveet tekrar Trilye'deyiz.Geçen geldiğimizde,acaip bir fırtına vardı,Şeker Ev'den dışarı burnumuzu dahi çıkaramamıştık.Millet meydandaki zeytin,yağ,sabun tezgahlarına saldırdı.Bi yandan da ufak ufak çöpleniyorlar,köftehorlar.Yahu kardeşim,erik,badem,çay,zeytin yazıktır acıyın midenize !! Bense zeytin alma hakkımı İznik'e saklıyorum.Tüm ısrar ve rüşvetlere rağmen değil zeytin almak tatmadım dahi.N'olmaz n'olmaz tadını beğenirim de şeytana uyar, İznik'deki zeytincimi aldatırım.Trilye'de köye adını veren 'barbun' balığı bulamadık ama çok güzel 3 tane yapı gördük.Biri devasa Taş Mektep( Makarios da burada okumuş) diğeri 7. y.y.dan kalma Aziz Stephanos Kilisesi (şimdi Fatih Camii) ve sonuncu yapı da bir geç Bizans yapısı:Panaia Pantabasilisa Kilisesi ,anlamı, 'her zaman kraliçe'.Bu son kilise 13.y.y.dan kalma.Freskleri barbarca sıvanmış,acil restorasyona ihtiyacı var.Kilise köy çocuklarının oyun alanı olmuş.Burada top oynayan 4 yaşlarında bir velete Dündar Evi'ni sordum,beni izleyin dedi.Sümüklü velet önde biz 40 kişi arkada dar sokaklardan grçerek Dündar Evi'ne vardık.Aboov bir de ne görelim:Eski bir dini yapı olduğu belli olan güzel bi taş binanın pencerelerinde onlarca çocuk,ya burası çocuk yuvası ya da bu ailenin planlamadan haberi yok.Meydandaki merkez kıraathanede ulu çınarın gölgesinde,huşu ile çaylarımızı yudumlayıp tekrar yola koyulduk.Birçok minik tepeyi, Bithynia'nın bu her dem verimli ovalarını,zeytinlikler ve vadilerini, şırıl şırıl çeşmelerini ve de Nilüfer çayını geride bırakıp Uluabat( Apolyont) Gölü'ne vardık.
Bölüm 3:
Önümüzde yemyeşil çayırlar,yeşilimtrak bir göl,adalar ve arkalarında duvar gibi dağlar.Gölyazı'ya girdik, ama önümüzde bir düğün konvoyu,mecburen otobüsten indik, hemen köyün tek balıkçısına seğirttim.Sıkı bir pazarlıkla 1 porsiyon kılçığı iyice ayıklanmış 'turna' balığı + salataya 6 milyona anlaştık.Şimdi gezebiliriz.Cümbür cemaat köyün (eskinin muasır Apollonia'sı) ara sokaklarına daldık. Yerli ahaliyi (köy Selanik göçmeni) rutin işlerini yaparken izledik. Ağ onaran kadınlar utangaç tavırlarla objektiflerimize poz verdiler. Tabii takdir edersiniz ki bayan foto muhabiri arkadaşlar bu konuda pek zorlanmadılar.Köyün yerinde kurulduğu antic Apollonia'dan eser yok.Geçmişin görkemli kalesinden kala kala minik bir duvar kalmış ama o bile heybetli.Bizans döneminde ada anakaraya açılır-kapanır bir köprü ile bağlıymış taa 1835'e dek.Kent surları o kadar güçlüymüş ki , ancak , bir depremde hasar görünce biz Türkler burayı zaptedebilmişiz (1328).Kalenin taşları şimdilerde evlerin duvarlarında.Balıklar hazırlanana kadar kalıntıların olduğu Manastır(Kız) Adasına gidelim dedim.Balıktan henüz dönmüş balıkçılarla adam başı pazarlık ettik ve 4 kayığa doluşup adaya doğru dümen kırdık.Yahu adalar çok yakın gözüküyordu lakin biz üzerlerine gittikçe sanki onlar kaçıyordu.Derken 20 dk.da adaya vardık.Kıyı hep sazlıklar ve söğüt ağaçları,bir taşlık gördük ,kaptan dümeni oraya kırdı.Gözüm kuru bir dalda takılı duran bir nesneye takıldı.Sanki simit gibi olmuş, kurumuş bir yılan.Balılçı o yılan dedi , biz inanmadık , sandalı biraz daha yaklaştırınca, yılancağız , çözüldü ve cuup diye suya daldı.İlayda ile Aycan kızlarımız (ki onlar ayakizleri korosunun ebedi ve ezeli primadonnalarıdır) bir feryad-ı figan kopardılar ki az kalsın içinde zor durduğumuz sandalımız devriliyordu.Aynen tahtalı köy yani !!
Kendimizi karaya dar attık.Her traf yemyeşil , acaip ot-çimen bürümüş. Manastıra girdik, çok harap olmuş,her tarafı delik deşik.Anlaşılan defineciler burayı defalarca ziyaret etmiş.Roma döneminde burada muhteşem bir Apollon Tapınağ'ı vardı.Hatta M.S.2.y.y. Roma paralarında bu tapınağın resmi var idi.Bizans döneminde tapınağın yerine bu manastır inşa edilmiş.Tapınağın kalan taşları da 19. y.y. sonunda İstanbul'a taşınmış ve Haydarpaşa Rıhtımı'nın yapımında kullanılmış.Bu arada adanın özel mülkiyet olduğunu ,satılık olduğunu ,fiatının da 400 milyar lira olduğunu öğrendik.Tam da bu kelepir adayı alıyım diye düşünürken biraz sonra o mahlukatı görünce vazgeçtim.Bir metre boyundaki otları yara yara manastırın arkasına geçtim.Serde arkeoloji merakı var ya !! Bakayım dedim etrafta tapınaktan kalabilen birşey var mı diye.Her taraf sinek kaynıyordu,ayaklarımın önünden birşeyler zıp zıp zıplıyordu , baktım kurbağalar.Birkaç adım daha atınca amaniiin kahverengi kayış gibi ancak kuyruk ucunu görebildim,sürünerek kaçtı alçak. Kuyruk ucu benim başparmağımdan kalındı.Benim parmaklarım da dolma gibidir hani !! Varın hesabedin gari.Adeta bir 'Şahmeran'. Beni görüp yanıma gelmek isteyen ayakizlerine seslendim , -aman ha ,sakın gelmeyin.Ben de hemen onların yanlarına doğru seğirttim.Manastırın önünde bir kuyu ve kovası vardı.Kuyudan su çektim , yüzümü yıkadım , doya doya içtim de kendime geldim.Bu arada gruba birşey çaktırmamağa çalışıyorum, panik olmasın.Erik ağaçlarına da bir ziyaret yapıp,tekrar sandallara doluştuk ve bizi bekleyen balıklarımıza doğru yelken açtık.Balıkçıya geldik ama hazırlık daha devam ediyor.Yahu gün de bitiyor, daha gezeceğimiz onca yer var,canım sıkıldı.Kıyıköy'de de böyle olmuştu. Şöyle yarı beline kadar gölde kalmış yeşil söğüt ağaçları ve rengarenk kayıklarla donanmış şu Apolyont Gölü'ne karşı bi kadehcik rakı keyfini tadamadım.Gecikmiş de olsa bol salata ve söz verildiği gibi kılçıksız nefis ,az önce tutulmuş Uluabat turnası ile karnımızı doyurup tekrar yollara düştük.İstikamet Ayva Köyü. Köy gölün güneydoğu kenarında ve dağlarda.Köye doğru yükselirken, olağanüstü bir panorama ayaklarımızın altında uzanıyordu.Gölün dantela kıyıları, sazlıklar, göle akan minik derelerin mavisi, gölün yeşili ve de peşpeşe adalar adalar...Aynen Çeşme Ildırı gibi.Vakit olsa ,otur 2
saat seyret,vallahi 3 'insidon' içmiş gibi olursun.Köye giriş yolu o kadar dardı ki Osman kaptanla ben birbirimize tedirgin tedirgin bakıştık, acaba dedik , ya dönebileceğimiz bir yer yoksa.( Çünkü Bodrum gezimizde Çomakdağ Ketendere köyünde başımıza gelmişti de ,neler çekmiştik).Neyse köy meydanına varınca derin bir nefes aldık !! Ayva köyü 18.y.y.'da kurulmuş bir yörük,türkmen köyü. Köy halkı oldukça canayakın ve sıcakkanlı.İki hoşbeşden sonra iki köylü bize mağaraya giden patikada kılavuzluk etti.15 dakikada yer yer kaya tırmanışı da yaparak ( 2 fire verdik) mağaranın ağzına geldik.Mağaranın çok geniş bir girişi var, ama her taraf su içinde.Mağaranın içinden bir dere akıyor.Taşlara dikkatlice basarak ıslanmadan ilerliyebiliyorsunuz.Bu arada en tedariklimiz sarı çizmeleri ve kafa lambasıyle Vural bey idi.Derken önümüze bir göl çıktı, burada kesin bot gerekir, geri döndük.Mağaranın uzunluğu 5500 m. Artık suların az olduğu bir yaz ayında mağarayı geçmek farz oldu.Hem köyün civarında da keşfedilmeyi bekleyen 3 antik yerleşim kalıntısı var.Köye döndük.Bir kanyonun tepesine kurulu bu şirin köyde nefis(mağara suyundan yapılan) çaylarımızı içip tekrar yola koyulduk.Bu arada bizim ayakizigençlikgücü ile Ayvaspor gençliği gazozuna bi valeybol maçı yaptı ama sonucunu alamadık. Bursa'ya dönüşe geçtik.Akşam olmak üzere, ama olsun ,şu Misi Köy'ü de bir görelim dedik.Haritaya bakıp, kestirme bir yoldan gidelim dedim, haritaya bakmaz olaydım, yolu uzattık.Halbuki yürüyüş parkurlarında, kestirme yapmak isteyen arkadaşlara ,ben hep, kestirmeler yorar,denemeyin derdim.Neyse sora sora Misiköy'e geldik.Amanın ne güzel yer, Nilüfer çayı kenarında çivit boyalı evleriyle.Ayakizleri yine acıkmış olacaklar ki köyde bir çilek tezgahını 10 saniyede piranhalar gibi silip süpürdüler.Sabah köyde kahvaltı yaparız diye karar alıp, Bursa'ya otele döndük.Ben ve 11 ayakizi günü Çelik Palas'ın muhteşem termal havuzunda tamamladık.Bursa'ya kadar gelip de termale girmemek olur mu?
Bölüm-4
Pazar sabahı 8 gibi otelden ilişik kesip ayrıldık.Bir kısım kahvaltı malzemelerimizi de yanımıza alıp Misiköy'e yollandık.Bir kez daha otelin dandik kahvaltısını yapacak değiliz.Nilüfer çayının serinliğinde, köy kahvesinin hemen yanıbaşındaki teras bahçede, Selo kankam ve ben kahvaltı hazırlığını yaparken ayakizleri de Misiköy sokaklarını tavaf etti.Köyden de nevale katkısı ile (sucuk,ekmek,peynir,zeytin) kahvaltımızı yapadurduk ama eksik var 2 kişi yok. İlada ile Ayça, siz, bir köylü kadıncağızı kafaya alın , bir sahan köy yumurtası yaptırın.Ellerinde sahanla geldiler,yumurtaya hücuum !! Ne var ki çatal almayı unutmuşum ,kahvaltımızı ellerimizle yaptık.Otantik bir köydeyiz ya herşey usulüne uygun olsun !!! Allahtan hemen yanıbaşımızda gürül gürül akan hemi de 4 kollu şadırvan gibi çeşme var,sıvı sabun da aldım ,daha ne olsun.Hiç unutmam, 5 yıl önce Sansarak-Aytepe kamplı geçiş yapıyoruz, çatal almayı unutmuşuz.Kayın ağacı dallarından çatal yapmıştık.Neco kardeşim(fil nemettin.com.) olmasaydı çaylarımızı biraz zor içerdik.Sağolsun , Neco, kah lavaboda bardak yıkıyor, kah çay servisi yapıyor.Kahvecinin gözü bizim Neco'yu öyle tuttu ki 1000 euro transfer teklifinde bulundu ama vefakar Neco gardaşım - bu aralar işsiz olmasına rağmen - ayakizlerini terketmedi !! Muhtarla biraz yarenlik ettim, adamcağız dertli !! Köy sit alanı ya , çivi çakamıyorsun, evler dökülüyor, hissedarlar uzlaşamıyor , uzlaşsa bile, plan,proje epey para lazım.Yani 600 yıllık canım Misiköy ufak ufak gidiyor. Acilen merkezi otorite destekli bir restorasyon projesi gerekir diye düşünüyorum.Sıra geldi, bir Misi tadı almaya.Hep beraber, köyün , kalan yegane,tek şarap imalatçısına gittik.Eskiden köyde onlarca kişi ünlü Misi şarabını üretirmiş ve toprak kaplarda pazarlarlarmış.Geleneğin son temsilcisi Osman amcadan beyaz şaraplarımızı alıp yola koyulduk.Araçta baktım kimi ayakizleri,'bektaşi' misali sabah sabah,ziftleniyorlar.Yarasıınn !!
Cumalıkızık'a bu kaçıncı gelişim, unuttum.Köy sanki ,bu sefer,daha kalabalık gibi geldi bana.İmamla biraz konuştuk, sürgüne gönderilmiş.Detayları,1 hafta sonra sabah gazetesinde 3. sayfa haberi olarak okudum.İmam . oldukça uygar,dışarı dönük biri.Klasik ,alışılagelmiş imam kisvesinde değil.Köye gelen ziyaretçilerle tek tek ilgilenir,köyün tarihçesini anlatıp rehberlik yapar,minik etnografik müzeyi gezdirir hatta isteyenleri köyün tarihi camiisinin minaresine çıkarır ve buradan köyün yukarıdan fotoğrafının çekilmesine izin verirdi.Bu eylemler,köylüyü ve muhtarı rahatsız etmiş olacak ki , Diyanet'e gammazlamışlar, müftülük de imamı komşu köye sürmüş.Köyde, Türkiye'nin en dar sokağı ' Cin Deliği ' nden de tekrar geçebildiğime göre demek ki formumu korumaktaymışım !!! Adet olduğu üzre, köyden, ahududu reçellerimizi ve cevizli ekmeklerimizi alıp ayrıldık. Sevgili zevcem Serpil'i ,yol üzerinde bir istasyonda Eskişehir 'e kızımızın yanına yolcu edip , yola devam ettik.
Tekrar kestirme yapıp Yenişehir'e gidiyoruz.Bu yola iyi ki girmişim.Çünkü ,güzergahda Raif Kaplanoğlu'nun kitabında okuduğum bir yığın eski Osmanlı köyü hatta Osmanlı Beyliği'nin ilk seferini yapıp zafer kazandığı Koyunhisar (Bapheus) köyünü de gördük.Yenişehir'i geçip Derbent'e vardığımızda, önümüzde tüm haşmeti ile İznik Gölü uzanıyordu.Arkasında Samanlı Dağları ve doğu kıyısında İznik kenti ile beraber.Burada mola farz oldu ve bu anı fotoğrafladık.(gezinin yegane toplu fotosu). Saat 2 gibi, Yenişehir Kapı'dan zar zor sığıp kente girdik.Kenan Çorba'da 'bulgar usulü' balıklı mercimek çorbamızı içtik.İznik'de yine dağıldık, birkaç gruba ayrıldık.Beraberimdeki ayakizleriyle Ayasofya'yı,çini fırınlarını, ilk Osmanlı camiisi olan Hacı Özbek Camii(1333)'sini ,müzeyi ve güzelim Yeşil Camii'yi gezip dooğruca zeytincime yollandım.Zeytinimizi ve esmer ekmeğimizi alıp göl kıyısında çay içelim ve de Çini Vakfını ziyaret edelim dedik.Demez olsaydım !!! Hani çiniciliğin tekrar gelişmesine ön ayak oluyorlar ya vakıftan alışveriş yapalım,onlar nemalansın güçlensin hem de çini üretim aşamalarını çıplak gözle görelim dedik.Vakıf acaip pahalı ve fiatlar dolarla.Sonra üretim de yok.Biraz dinlenip ( bi de buraya gelene dek ayaklarımıza karasular indi) , tırıs tırıs göl kıyısına , göl havası alıp çay içmeye yollandık. İznik müzede keyifli bir an yaşadık.Hemen kentin yanıbaşındaki Hisardere köyünde 4 yıl önce köylünün biri tarlasını sürerken bir Roma lahiti bulur.Uzun hikaye, satmaya çalışır,tutuklanır, onca dayak yer,falan, lahit sonunda müzeye gelir ama sergilenmez !! Yetkiliye ısrarlı çabalarım sonucu lahitin örtüsünü açtırdık ve fotoğrafladık.İznik'den en son no.lu ayakizleri Caroline ve Oğuzhan'ı Bursa'ya yolcu edip , nihayet saat 5 gibi bu apoletleri sökülmüş eski başkentten (Nicaia) ayrıldık.Makul bir Topçular arabalıvapur beklemesinden sonra saat 9 gibi Kadıköy'e vardık.Hayret ilk kez bir geziden bu denli vakitli ve de öngördüğüm saatte döndük.
Haa bu arada iki veletten söz etmeden bu tefrikayı bitirirsem olmaz.
Biri bizim Erhan ve Münevver'in veleti Tenda ( lazca ışığın kardeşi demek ) , olanca insana yakınlığı ve şirinliği ile adeta gezinin maskotu oldu, adeta kapanın elinde kaldı.İstanbul'a girerken, yolculuğun bittiğini anlamış olacak ki, velet, yaygarayı koparıverdi.O kadar da olacak. Diğeri de bizim Osman kaptanın veledi Ozan Ali.4-5 yaşlarında gürbüz bi oğlan çocuğu,fanatic fenerli.Geziye başlarken,23 Nisan ya, çocuk bayramı hani, grupta elle tutulur tek velet de Ozan Ali.Hadi bakalım bir 23 Nisan şiiri söyle dedim.Yamyam baştan sona duraklamadan,soluksuz bir Atatürk ağıtı döktürmez mi.Gezi boyunca benim gölgem gibiydi.Herhalde annesi tembihlemiş, ' Hüseyin amcanın yanından ayrılma,onu geçme ' diye.Hep peşimde, hatta Serpil dikkat etmiş,ben ne yapıyorsam taklit ediyor, ellerimi arkaya kavuşturuyorum , o da kavuşturuyor.
Velhasılan kelam , iyisi kötüsü ,acısı tatlısı ile bir geziyi
daha devirdik arkadaşlar.Bu çok renkli ahenki oluşturan ve bil cümle bizlere keşfetme,yaşama,tatma olanağını sağlayan tüm ayakizleri sağolsun,varolsun.Yeni gezilerde,keşiflerde buluşmak dileğiyle,kalın sağlıcakla.
Hüseyin Şişman