-Abi burada kamp atalım istersen.
-Kenan ağaçlardan gökyüzü gözükmüyor, şöyle açık bir alanda kamp atalım, nasıl olsa patikadayız, hem burası pek uygun değil.
Biliyorum, bende uygun olmadığını biliyorum ama ... Neyse yola devam. Her bağırışımda aynı çatırtılar. Yolda ayı pisliğine ve izlerine rastlayınca iyice korktum. Keşke kurusıkı da olsa bir tabanca alsaydım. Hiç olmazsa çatapat olsun yanımda olmalıydı. Ah nasıl atıldım ben böyle bir maceraya. Hadi sen atıldın atıldın milleti niye taktın peşine diye kendi kendime kızıyorum. Hayatımda ikinci kez gerçekten korktum. Birincisinde bir kaya kulvarında yolumu kaybetmiştim ve çıkış için negatif yüzeyden yan geçiş yapmak zorunda kalmıştım. Korkudan ellerim terlemiş, dudaklarım kurumuştu. Şimdi yine aynı durumdaydım.
Aklımda binlerce düşünce, her bağırış sonrası aynı çatırtılar ve kalbimde ayı korkusu ile yürümeye devam ettik. İki saatlik bir yürüyüş sonucunda geniş bir alana ulaştık. Biraz dinlenip durumu mütalaa ettik. Alan geniş ama su yok, ağaçlarla çevrili gökyüzü gözükmüyor, kısaca Ertan burada da kamp kurmak istemedi. İlla açık bir alan olsun istiyor. Aslında ben de sabah kalkınca manzarası geniş olan, güneşin doğuşunu izleyebileceğimiz bir yerde kamp kurmak isterim ama durum müsait değil. Köpek seslerine çok yaklaşmıştık, yaylaya doğru gidelim dedim ama ona da taraftar olmadı. Hafif bir şeyler atıştırıp tekrar yola koyulduk. Kendimize yön olarak alan geniş olduğu için bir çok parçaya bölünen patikanın köpek seslerine ters olan tarafını seçtik. Patika kısa bir süre sonra tamamen zayıflayıp yok olunca tekrar alana döndük. Ben tekrar kamp yapma konusunda ısrar ettim. Amacım bir an önce ateş yakmak ve kendimizi emniyete almak. Ertan ise pek taraftar değil. O da domuzlardan çekiniyor. Abi fotoğraf makineni hazır tut, bir hayvan gelirse flaş patlatırsın da korkar kaçar dedim. O domuzları kastettiğimi sanıyor. Ah abi, domuzlar oyuncak sen asıl tehlikeyi bir bilsen.
Domuzların paldır küldür gelip bizi ezemeyeceği bir nokta bulduktan sonra tekrar kamp yapmayı teklif ettim. Yine kabul görmedi. Tehlikeyi Ertan'a anlatamadığımdan onu ikna edecek bir sebep de bulamıyorum. Bunun üzerine Ertan'ın köpeklerin olduğu bölgeye gitmeme isteğine kulağımı tıkayıp seslerin kaynağına doğru yürümeye başladım.
Tekrar geniş bir patika bulduk. Her şey yaylaya yaklaştığımızı gösteriyordu. Gerilmiş olan sinirlerimiz tekrar yumuşamış ve rahatlamıştık. Artık önümüzde köpekler tarafından parçalanma ve hırsız veya benzeri sanılarak vurulmaktan başka tehlike kalmamıştı.
Canavarla yüz yüze;
Yaylaya çok az bir yolumuz kalınca ayak üstü küçük bir mola verdik. Ben öndeyim ve ikimizde yayla yönüne doğru bakıyoruz. Derken aynı çatırtı bu sefer ağaçların üstünden Ertan'ın üstüne doğru hızla inişe geçti. Ertan'ın üzerine bir şey atlamak üzere diye düşünerek hızla geri döndüm. Ses kesildi, ortalıkta bir şey gözükmüyor. Fenerle biraz arayınca, nerdeyse yüzünden büyük dişlere ve keskin pençelere sahip canavarı gördüm. Bütün gece nerdeyse ailelerimizi aratıp, vasiyetimizi bildirecek derecede bizi korkutan canavar, boyu on santimi geçmeyen (kuyruk hariç), birkaç tanesinin avucunuza rahatlıkla sığabileceği, şirin mi şirin sincaplarmış. Zavallı hayvanlar ben her bağırdığımda korku içinde ağaçtan ağaca atlıyorlar ve bu esnada kuru dalları kırdıklarından ortalığı bir çatırtı dolduruyormuş.
Allah'ım sen nelere kadirsin. Yıllarca ormanlarda çoğu zaman tek başına korkusuzca gez, insanlara da korkacak hiçbir şey yok de, ondan sonra minik bir sincap yüzünden hayatının en korkulu gecesini geçir. Bana yakışmazdı ama oldu bir kere, inkar mı edeyim?
Karşılama;
Yaylaya çok yakındık, Mustafa abi diye seslenmeye başladım. Amacım yaylada yaşadığını öğrendiğimiz Mustafa abinin çıkarak iyice yaklaşan köpekleri durdurması ve istenmeyen yanlış anlamaların baştan önlenmesiydi.
İki tane av köpeği bize doğru geliyordu. Bende avazım çıktığı kadar Mustafa abi diye bağırıyordum. Karanlıktan bir ses kim o diye seslenince, biz dağcıyız, senin ismini buraya sürekli gelen Ayakizleri grubundan aldık, diye cevap verdim. Normalde bu cevabın yetmesi gerekiyor ama adam kendini göstermeden bizimle konuşmaya devam ediyor. Kimsiniz, niye geldiniz, bu saatte burada işiniz ne dedikçe benim sinirlerim bozulmaya başladı. Hala köpeklerin havlamasına sinirlendim, köpekleri susturmasını istedim. Adam gizlendiği yerden merak etme ısırmazlar dedi. Biraz daha yaklaşıp bizi fenerle incelemeye başladı. Çok rahatsız edici bir durumdu. Aynı sorgulara devam edince bir ara ormana geri dönelim diye bile düşündüm. Ama yanlış anlaşılabileceği için durumu daha da vahim hale sürükleyebilirdi.
Neyse adam yanımıza geldi. Ben Mustafa değilim, benim adım Mehmet İnan, Mustafa az aşağıda oturuyor deyince;
-O zaman biz Mustafa'nın oraya gidelim dedim.
-Yo mümkünü yok bırakmam, gecenin bu saatinde sizi bana Allah yolladı, misafir etmeden yollamam. Mustafa'nın oraya yarın gidersiniz.
Ağırlama;
Adam bir anda değişmişti. Deminki sorgu hakimi kılığından sıyrılmış, şimdi bizi misafir etmeden salmayacak bildiğimiz köylü vatandaşımız haline gelmişti. Israrla bizi kulübesine götürdü. Tek gözlü kulübede kenarda bir tahta divan, ortada bir kuzine, duvar kenarlarında şilteler yer almaktaydı. Divanın üstünde eşi ile torunu uyuyordu. Uyumakta olan eşini tüm uyandırmama ricalarımıza rağmen uyandırdı.
-Kalk hanım misafir geldi. Çabuk bir şeyler hazırla.
-Abi bizim yiyeceğimiz fazlasıyla var, sen bize çadır kuracağımız bir yer göster yeter. Gecenin bu saatinde yengeyi de rahatsız etmeyelim.
-Olmaz sizi bana Allah yolladı misafir etmeden bırakmam, yiyeceklerinizi de yarın yersiniz. Zaten bende konuşacak insan arıyordum.
-Abi maşallah bu saatte uyanıksın.
-Aslında uyudum ama köpekler bütün gece havladı. Ormanda bir şey olduğu belli idi. Bende ayı sandım.
Lütfen rahatsız olmayın dememize rağmen teyze kalktı, kuzineyi yaktı ve hazırlıklara girişti. Bizde Mehmet beyle koyu bir muhabbete giriştik. Nerden nasıl geldiğimizi, yolu nasıl kaybettiğimizi, başımıza neler geldiğini anlatıyorduk. Oda merakla dinliyor ve ara sıra yorumlarda bulunuyordu.
-Siz eski patikadan gelmişiniz, orası uzun olduğu için kullanılmıyor. Doğru patikadan gelseniz bir, bir buçuk saatte buradaydınız...
-Bizim ayılarımız kibardır insanları rahatsız etmezler...
-Yanınızda silah olsaydı havaya birkaç el ateş ederdiniz, bizde gelip sizi bulurduk...
-O gördüğünüz sincap değil, bir tür faredir. Çok namussuz bir hayvandır. Fındık tarlasının yerini bir keşfetsin, ertesi gün bütün sülalesini toplar gelir...
Konuşmamız sırasında karşılaşma anındaki tavrına da açıklık getirdi. Yıllar önce bir hapishane firarisini yakalayıp jandarmaya teslim etmiş. Onun gelip kendisinden intikam almasından korkuyormuş. Bu yüzden de tüfeğinden hariç, birde belinde de bir ondörtlü ile dolaştığını belirtti.
Bu arada eşi de kuzinenin üzerinde ısınmış olan tavanın içine tereyağını koydu. Odayı önce muhteşem bir tereyağı kokusu sardı. Tereyağına taze köy yumurtalarını da kırınca midemdeki canavar uyandı ve midemi tırmalamaya başladı.. Artık konuşmaları duymuyorum. Meğersem ne kadar açmışım. Ertan adamla konuşuyor ama benim aklım fikrim burnumdan girip beynime yerleşen tereyağına kırılmış köy yumurtasında. Ara sıra bana bir şeyler soruyorlar, bende evet, doğrudur gibi sözlerle cevap veriyorum ama ne dediklerini anlayacak halde değilim.
|